Prof. Dr. Aygün Attar yazdı: 4010 insan nerede?

featured

Bazı savaşlar cephede biter; bazı savaşlar ise bir annenin kapıya her baktığında yeniden başlar.

Azerbaycan bugün toprak bütünlüğünü ve egemenliğini yeniden tesis etmiş bir devlettir. Karabağ özgürdür. Yıllarca yurdundan koparılan insanlar ata topraklarına dönüyor, şehirler ve köyler yeniden kuruluyor. Fakat bütün bunların yanında kapanmayan bir yara var: 4010 kayıp insan.

Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı otuz yılı aşkın süren askerî saldırganlığı ve işgal döneminin ardından, aralarında çocukların, kadınların ve yaşlıların da bulunduğu 4010 Azerbaycanlının akıbeti hâlâ bilinmiyor. Yıllar geçti, nesiller değişti; anne babalar çocuklarını bekleyerek yaşlandı, bazıları tek bir haber alamadan bu dünyadan göçtü. Fakat soru değişmedi:

Neredeler?

4010…

Bir rakamı yazmak ne kadar kolay.

Oysa bu rakamın içindeki her “bir”, başlı başına bir insan hayatıdır. Birinin annesi, birinin babası, birinin evladı, birinin kardeşi, birinin eşidir. Evinden çıkarken geride bıraktığı bir sofra, dönmesini bekleyen bir aile, yarım kalmış bir hayat vardır.

Ölüm çok ağırdır. Fakat insanın sevdiğinin ölü mü, sağ mı olduğunu bilmeden otuz yıl yaşaması başka türlü bir acıdır. Bir mezarın başında dua edememek, yasını tamamlayamamak, “belki bir gün kapıdan girer” ümidiyle yılları tüketmek insanın taşıyabileceği en ağır yüklerden biridir.

Bugün Bakü’de “Kayıp Şahıslar Sorununun Çözümünde Güvenin Güçlendirilmesi ve Etkili Mekanizmaların Geliştirilmesi” konulu IV. Uluslararası Konferansın düzenlenmesi bu nedenle yalnız Azerbaycan’ı ilgilendiren bir toplantı değildir. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in konferans katılımcılarına mesajında da ifade edildiği üzere kayıp şahıslar meselesi, silahlı çatışmaların en ağır sonuçlarından biri ve dünyanın farklı bölgelerinde insanların hayatını etkileyen evrensel bir insani sorundur.

Azerbaycan’ın işgalden kurtarılan topraklarında bugüne kadar 32 toplu mezarın ortaya çıkarılmış olması ise bu bekleyişin neden bu kadar ağır olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bulunan insan kalıntıları üzerinde gerçekleştirilen incelemelerde işkence izlerine ilişkin bulguların tespit edildiği bildiriliyor.

Toprağın altından yalnız insan kemikleri çıkmıyor.

Otuz yıl boyunca cevapsız bırakılmış sorular çıkıyor.

Her toplu mezar, bir ailenin yıllardır taşıdığı umudu ve korkuyu aynı anda gün yüzüne çıkarıyor. Belki o mezardan çıkarılan kalıntı, otuz yıldır oğlunu bekleyen bir annenin evladıdır. Belki bir çocuğun hiç tanıyamadığı babasıdır. Belki de yıllarca “bir gün dönecek” denilerek masadaki yeri eksik bırakılan bir kardeştir.

Bu nedenle kayıp şahıslar meselesi siyasi polemiklerin konusu yapılamaz.

Azerbaycan’ın sorduğu soru son derece basittir:

4010 insanımıza ne oldu?

Nerede tutuldular? Nerede öldürüldüler? Nereye gömüldüler? Onlara ilişkin kayıtlar nerede? Toplu mezarların yerlerini bilenler neden konuşmuyor? Esir ve rehinelere ilişkin bilgiler neden bütün açıklığıyla ortaya çıkarılmıyor?

Bunları sormak intikam istemek değildir.

Hakikati istemektir.

Bir annenin evladının nerede olduğunu bilmesini istemektir.

Bir insanın, hiç değilse sevdiğinin mezarının başına giderek bir Fatiha okuyabilmesini istemektir.

Uluslararası insancıl hukuk açısından da savaş esirlerinin, kayıp kişilerin ve hayatını kaybedenlerin akıbetlerinin açıklığa kavuşturulması yalnız ahlaki değil, hukuki bir sorumluluktur. Esir ve rehinelerin uluslararası kuruluşlardan gizlenmesi, işkenceye maruz bırakılmaları, öldürülmeleri veya mezar yerlerinin saklanması iddiaları bütün yönleriyle araştırılmalı; eldeki bilgiler paylaşılmalı ve sorumluluk doğuran fiiller bağımsız hukuki süreçlerde değerlendirilmelidir.

Ve burada uluslararası kuruluşlara da ciddi bir sorumluluk düşmektedir.

Otuz yılı aşkın süre geçtiyse ve binlerce insanın akıbeti hâlâ bilinmiyorsa, uluslararası insani mekanizmaların etkinliği de sorgulanmalıdır. Ailelere yalnız “araştırıyoruz” demek yetmez. Somut bilgiye, arşivlere, tanıklıklara, mezar yerlerine ve sonuç üretecek iş birliğine ihtiyaç vardır.

Çünkü barış yalnızca bir anlaşmanın imzalanması değildir.

Barış, hakikatle yüzleşebilme cesaretidir.

Bugün Azerbaycan ile Ermenistan arasında kalıcı barıştan, sınırların açılmasından, ulaşım hatlarından ve Güney Kafkasya’nın yeni geleceğinden söz ediyoruz. Bunların hepsi önemlidir. Bölgenin gelecek nesilleri savaşla değil, barışla yaşamalıdır.

Fakat geleceği kurarken geçmişin mezarlarını kapalı bırakamayız.

Gerçek barış, bir tarafın acısını unutmasını istemekle kurulamaz. Tam tersine, kayıpların akıbetinin açıklığa kavuşturulması, toplu mezarların yerlerinin bildirilmesi, mevcut kayıtların ve bilgilerin paylaşılması Azerbaycan ve Ermenistan toplumları arasında kurulması gereken güvenin de insani temellerinden biri olabilir.

Takvimin bugün önümüze koyduğu bir başka büyük acı daha var.

7 Ekim.

Dünya bugün Gazze’de üç yıldır yaşanan büyük insanlık dramını konuşuyor. Enkazların altında kayıplarını arayan aileleri, çocuklarını yitiren anneleri, evlerinden koparılan insanları görüyoruz.

Tam da bugün Bakü’den yükselen 4010 kayıp insanın sesi bize çok temel bir gerçeği yeniden hatırlatıyor:

Acının milliyeti yoktur.

Karabağ’da otuz yılı aşkın zamandır evladının akıbetini öğrenmeye çalışan bir anneyle Gazze’de enkazların arasında çocuğunu arayan bir annenin gözyaşını birbirinden ayıramayız.

Hocalı’da öldürülen siviller için adalet isterken Gazze’de öldürülen sivillere sırtımızı dönemeyiz. Gazze’deki çocukların yaşam hakkını savunurken Azerbaycan’ın kayıp çocuklarının, kadınlarının, yaşlılarının, askerlerinin ve sivillerinin akıbetinin unutulmasını da kabul edemeyiz.

Vicdan seçici olamaz.

İnsan hakları coğrafyaya, dine, milliyete veya siyasi ittifaklara göre değişiyorsa artık evrensel bir değerden söz edemeyiz.

Bugün Bakü’deki konferanstan dünyaya yükselmesi gereken çağrı bu nedenle yalnız Azerbaycan’ın çağrısı değildir:

Kayıpları birer istatistiğe dönüştürmeyin.

Mezarları saklamayın.

Arşivleri açın.

Bildiğiniz mezar yerlerini açıklayın.

Elinizdeki bilgileri ailelerle paylaşın.

İnsanların yaslarını tamamlamalarına izin verin.

Çünkü devletler savaşı bitirebilir. Ordular cepheden çekilebilir. İşgal sona erebilir. Şehirler yeniden kurulabilir. Yollar, havaalanları, okullar ve evler yapılabilir.

Ama bir anne hâlâ kapıya bakıyorsa, onun için savaş bitmemiştir.

Bugün Azerbaycan’da 4010 ailenin, 4010 hikâyenin ve 4010 yarım kalmış hayatın adına aynı soruyu sormaya devam etmeliyiz:

4010 insan nerede?

Bu soru cevabını buluncaya, kayıpların akıbeti aydınlatılıncaya ve aileler hakikate ulaşıncaya kadar mesele kapanmış sayılamaz.

Çünkü insanın mezarını bilmek bile bir haktır.

Ve 4010 kayıp Azerbaycanlının akıbetini öğrenmek yalnız Azerbaycan’ın meselesi değil, insanlığın vicdan borcudur.

Prof. Dr. Aygün Attar yazdı: 4010 insan nerede?
0
Haber Bülteni
Bültenimize Katılın

E-Posta Aboneliği Başlat

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

Spam göndermiyoruz. İstediğiniz zaman abonelikten çıkabilirsiniz.

Yorumlar kapalı.

KAI ile Sohbet Et

KAI ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı

Merhaba, Ziyaretçi 👋

Bugün nasıl yardımcı olabilirim?

Gündem Prof. Dr. Aygün Attar yazdı: 4010 insan nerede?

Yapay zeka yanlış bilgi üretebilir