İRAN’DA DEVRİMİN AYAK SESLERİ
Prof. Dr. Aygün Attar
İran, “Ortadoğu’nun Kalbi” olarak adlandırılan, eski bir tarihsel geçmişe sahip bir ülke olup jeopolitik ve ekonomik açıdan eşsiz bir konumdadır. Güneybatı Asya’da; Umman Körfezi, Basra Körfezi (Fars Körfezi) ve Hazar Denizi’ne kıyısı bulunan İran, Irak, Türkiye, Pakistan, Afganistan ve Türkmenistan gibi ülkelerle komşudur. Avrasya’nın yaşam damarını oluşturan Orta Asya, Orta Doğu ve Kafkaslar’ın tam merkezinde yer alan bu ülke, Türkistan ile Kafkasya’yı Orta Doğu’ya bağlayan stratejik bir geçit vazifesi görür. Yer altı servetleri bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan İran, petrol rezervleri açısından Suudi Arabistan’ın ardından üçüncü sırada (yaklaşık 208–209 milyar varil kanıtlanmış rezerv), doğal gaz rezervleri bakımından ise Rusya’dan sonra ikinci konumdadır (dünya toplamının yaklaşık %16’sı). Ayrıca doğal gaz üretiminde de dünya üçüncüsüdür. Özellikle Basra Körfezi’nde dünyanın en uzun kıyı şeritlerinden birine (yaklaşık 1.375 km) sahip olması, küresel petrol taşımacılığının yaklaşık yarısının geçtiği bu kritik su yolunda İran’a belirleyici bir stratejik üstünlük sağlar.
Ancak bu muazzam jeo-ekonomik potansiyele rağmen İran rejimi, son dönemde derin bir meşruiyet kriziyle karşı karşıyadır. 28 Aralık 2025’te başlayan ve 2026 başı itibarıyla tüm 31 eyalete yayılan protesto dalgası, basit bir sokak huzursuzluğundan çok daha öte; rejimin siyasetin gündelik hayatın ekonomik dokusuna nüfuz ettiği kritik bir kırılma anını temsil etmektedir. Tarihsel olarak rejim, uzun süreli eylemleri parçalara ayırma, yatay bağları koparma ve kitleleri korku ile yorgunluk yoluyla tüketme stratejilerinde ustadır. Ne var ki protestoların niteliği değiştiğinde — öfkenin basit dışavurumundan bilinçli toplumsal iradeye evrildiğinde — durum kökten farklılaşır. Özellikle ekonomi durma noktasına geldiğinde, rejimin en temel dayanağı olan “normal hayatın devam ettiği” yanılsaması hızla aşınır. Bu eşik; ideolojik ve zor aygıtlarının ötesinde, her sabah kepenklerin açılması, malların dolaşımı, pazarların işlemesi ve insanların “hayat devam ediyor” duygusunu hedef alır.
Bu bağlamda Tebriz’de ticaret sıralarının kapanması, Urmiye, Erdebil ve Kazvin gibi kentlerin bu sürece eklemlenmesi ile Tahran’ın tarihî Büyük Çarşı’sı başta olmak üzere ülke çapında çarşı ve pazarların kepenk indirmesi, sıradan bir bölgesel rahatsızlık olarak okunamaz. Bu gelişmeler, sistemin ritmini bozan yapısal bir geçişi işaret eder. Mevcut kriz, klasik bir ekonomik hoşnutsuzluk dalgası olmanın ötesindedir. Riyalin rekor değer kaybı, %40–60 bandındaki enflasyon, işsizlik ve hayat pahalılığı tetikleyici unsurlar olsa da meselenin özü artık iktidarın yönetme hakkına duyulan inancın çöküşüdür. Toplumun devlete olan siyasi güveninin tükendiği bu kırmızı çizgi, protestoların ilk günlerinde ekonomik taleplerle başlayan sloganların hızla “nasıl yaşayacağız”dan “neden onlar yönetiyor” sorusuna evrilmesiyle belirginleşmiştir. Bu dönüşüm, her rejim için en tehlikeli aşamadır; çünkü kriz artık yapısal hâle gelmiş, geçici önlemlerle bastırılamaz bir boyuta ulaşmıştır. İran’ın tarihsel derinliği ve stratejik ağırlığı, mevcut iç krizle birleştiğinde ülkeyi hem bölgesel hem de küresel ölçekte çok daha kırılgan ve öngörülemez bir aktör hâline getirmektedir.
Pezeşkiyan Faktörü: Reform Vaadi mi, Sistem İçi Amortisör mü?
Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, İran siyasetinde çelişkili bir konumda durmaktadır. Bir yandan “iç hataları kabul eden”, ekonomide reform ve toplumsal diyalog mesajları veren bir figür olarak sunulurken, diğer yandan İran’ın çift başlı iktidar yapısında — cumhurbaşkanlığı ile dini liderlik makamı arasındaki dengesizlikte — sorumluluk taşıyıp yetki kullanamayan bir aktör olarak sınırlıdır. Pezeşkiyan’ın “suçlu dış güçler değil, biziz” minvalindeki çıkışları ilk bakışta cesur bir özeleştiri gibi görünse de, daha derin bir okuma yapıldığında sistemin çatladığının göstergesidir. İran’da bir cumhurbaşkanının rejimin iç işleyişini bu denli açık biçimde sorgulamak zorunda kalması, mevcut yönetim modelinin sürdürülemezliğine işaret eder.
Bu rol, rejimi dönüştürmekten ziyade toplumsal basıncı kısa süreliğine düşürmek, yani sisteme zaman kazandırmak amacıyla sınırlıdır. Kritik soru şudur: Bu kazanılan zaman gerçek reformlar için mi kullanılacaktır, yoksa baskı mekanizmalarını yeniden yapılandırmak için mi? Pezeşkiyan’ın pozisyonu, rejimin iç dinamiklerini dengelemeye yönelik bir araç olarak işlev görürken, uzun vadede toplumsal talepleri karşılamakta yetersiz kalabilir. Tarihsel örnekler, benzer “amortisör” figürlerin genellikle sistemin ömrünü uzattığını; ancak köklü değişimleri engellediğini göstermektedir.
İç Sosyolojik Patlama: Yoksulların Öfkesi Değil, Çoğunluğun Hayal Kırıklığı
İran’daki sokak eylemlerinde yer alanlar yalnızca “yoksullar” değildir; aksine toplumun geniş kesimleri — orta sınıf, esnaf, gençler, kadınlar, eğitimli şehirli nüfus — derin bir adaletsizlik hissiyle hareket etmektedir. Bu, klasik sınıfsal bir isyan olmaktan öte, rejimin ahlaki meşruiyetine yönelik kolektif bir reddiyedir. Toplum, iktidar elitinin çocuklarının Batı’da refah içinde yaşadığını, sıradan vatandaşların ise “sabır”, “direniş” ve “kutsal fedakârlık” söylemleriyle oyalandığını açıkça görmektedir. Bu çelişki, dinî retoriği de etkisizleştirmiş; din, artık ikna edici bir çerçeve olmaktan çıkarak rejimin elinde aşınmış bir propaganda aracına dönüşmüştür.
Bu sosyolojik patlama, İran toplumunun heterojen yapısını yansıtır. Kadınların başörtüsü protestolarından gençlerin özgürlük taleplerine, esnafın ekonomik baskılara karşı direnişine kadar uzanan bu hareket, rejimin ideolojik hegemonyasını sarsmaktadır. Tarihsel olarak İran’da benzer toplumsal dalgalanmalar genellikle ekonomik krizlerle tetiklenmiş olsa da bugünkü durumun ayırt edici özelliği, hayal kırıklığının kitlesel bir bilinç hâline dönüşmesidir. Bu bilinç, rejimin “kutsal direniş” anlatısını aşındırarak toplumun geleceğe dair umudunu yok etmektedir.
Tebriz’in Tutumu: Stratejik Bekleyiş
İran’daki süreci anlamak için Tebriz kilit bir göstergedir. Tarihsel olarak büyük dönüşümlerin sıkça Tebriz’den yankı bulduğu İran’da, bu kentteki temkinli tutum bir zayıflık değil, politik olgunluk işaretidir. Güney Azerbaycan bölgesi, iki temel riskin farkındadır: (1) Etnik kartın erken açılması, rejimin eline “bölücülük” ve “dış müdahale” gerekçesi verir; (2) her erken hamle, haklı toplumsal taleplerin jeopolitik senaryoların parçası gibi sunulmasına yol açabilir.
Bu nedenle Tebriz beklemektedir; ancak bu bekleyiş pasif değildir. Kapalı çarşının kapatılması, bölgesel grevlerin başlaması ve ekonomik dayanışma ağlarının harekete geçmesi, sessiz ama son derece güçlü sinyallerdir. Tebriz, tarih boyunca daha çok yapısal hamlelerle konuşmuştur. Bu stratejik bekleyiş, protestoların ulusal bir harekete dönüşmesi için zemin hazırlamakta; rejimin böl ve yönet taktiklerini boşa çıkarabilecek bir potansiyel taşımaktadır.
Neden Türk (Azerbaycanlı) vilayetler belirleyici?
İran’ın Türk nüfusun yoğun olduğu kuzeybatı vilayetleri, üç nedenle kilit önemdedir: demografik ağırlık, jeoekonomik rol ve sembolik etki.
Birincisi: Demografik ve kentsel yoğunluk.
Tebriz ve çevresi güçlü bir orta sınıfa, ticaret geleneğine ve şehirli bir toplumsal dokuya sahiptir. Bu bölgelerin protestoya katılımı, hareketi “merkez–çevre” ya da “yoksullar–elitler” ikiliğinden çıkarır; ulusal bir karakter kazandırır.
İkincisi: Ekonomi ve ağ yapısı.
Kuzeybatı İran, ticaret yollarının, lojistik bağlantıların ve sınır ötesi etkileşimin merkezlerinden biridir. Tebriz’in durması bir ağın yavaşlaması anlamına gelir. Urmiye, Erdebil ve Kazvin’in eklemlenmesi, protestoyu noktasal olmaktan çıkarıp yatay bir sisteme dönüştürür. Devlet bir noktayı kuşatabilir; ağı aynı anda kontrol edemez.
Üçüncüsü: Sembolik kırılma.
Bu vilayetler uzun süre bazı ulusal protesto dalgalarına mesafeli durmuştu. Tam da bu nedenle bugün sahneye çıkmaları, rejimin “ayrıştırma” stratejisini boşa düşürüyor. Protesto artık daha önce sessiz kalanların da ortak hikâyesi hâline geliyor.
Tebriz’in görünür hâle gelmesi, protestonun üç boyutunu dönüştürür: meşruiyetini, süresini ve senaryolarını.
Meşruiyet artar: Sokak protestosu kolayca kriminalize edilebilir. Ancak kepenk kapatan bir esnaf, toplum nezdinde ağır bir karar almış bir yurttaş olarak algılanır. Bu, protestonun toplumsal kabul alanını genişletir.
Süre uzar: Sokak dalgaları yorulur; ekonomik eylemler ise planlanabilir, tekrarlanabilir ve evrilebilir. Kısmi kapanmalar, döngüsel grevler, boykotlar… Bunlar protestoyu bir anlık patlamadan uzun soluklu bir kampanyaya dönüştürür. Rejim beklemeyi sever; ama organize bir ekonomik duraksamayı beklemek her zaman pahalıdır.
Senaryolar sertleşir: Tebriz’le birlikte iktidar yönetilebilirlik sorunuyla yüzleşir. Bu noktada iki yol belirir: sınırlı tavizlerle normalliği geri getirmeye çalışmak ya da sertlik dozunu artırarak bölgesel baskıyı derinleştirmek. Her iki yolun da bedeli vardır. Taviz, beklentileri zincirleme biçimde yükseltir; baskı ise aşağılanma duygusunu büyütür ve radikalleşmeyi hızlandırır.
Rejim neden tedirgin?
Çünkü burada disiplin ortaya çıkmaktadır. Sokak tek başına duygudur. Ekonomi tek başına korkudur. İkisi birlikte hareket ettiğinde ise düzenli bir toplumsal irade doğar. Otoriter sistemlerin asıl korkusu da budur.
İran’ın siyasal coğrafyasında Tebriz müstesna bir konuma sahiptir. Kriz anlarında bu kentin verdiği tepki, iktidar tarafından her zaman sürecin derinliğini ve yayılma potansiyelini ölçen bir gösterge olarak okunur. Tebriz sustuğu müddetçe merkez, yönetilebilirlik yanılsamasını korur: Yerel baskılar yeterli görülür, protestolar güç kullanımıyla sınırlandırılabilir ve “marjinal hoşnutsuzluk” anlatısı ayakta tutulur. Tebriz’in devreye girmesi ise protesto sürecinin niteliksel olarak başka bir evreye geçtiğini gösterir: Direnişin parçalı olmaktan çıkıp, sistemi reddetme yönünde fiilî bir toplumsal mutabakata benzemeye başladığı evreye.
Buradaki kilit nokta, sokak hareketliliğinin onu mümkün kılan toplumsal altyapıdır. Tebriz çarşısı ne spontane bir kalabalık ne de meydan romantizmidir; yatay bağlara, güvene ve öz-örgütlenmeye dayalı, yıllar içinde oturmuş bir mekanizmadır. Tarihsel olarak çarşı, başka toplumlarda partiler, sendikalar ve sivil hareketler arasında paylaştırılan işlevleri bünyesinde toplamıştır. Çarşı esnafı kendisini “profesyonel aktivist” olarak görmez; fakat enflasyona, kur şoklarına ve işletmeleri boğan idari baskılara karşı son derece hassastır. Bu bağlamda kapalı bir dükkân, pankartsız ve megafonsuz bir siyasal beyana dönüşür.
“Traktor” Taraftarlarının Rolü: Spor Arenasından Millî Direnişe
Uzun on yıllardır süren mücadelede “Traktor” taraftarları, Güney Azerbaycan’ın millî kimlik ve bağımsızlık savaşının ön saflarında yer almıştır. Bu hareket, futbol maçlarını birer protesto alanına çevirerek molla rejiminin sansür ve baskısına meydan okumaktadır. Stadyumlarda yükselen sloganlar — örneğin “Bakü, Tebriz, Ankara!” — yalnızca bir spor tezahüratı değil, asıl Türkçü bir birliktelik çağrısıdır. Bu ses, Tebriz, Erdebil ve Urmiye gibi şehirlerden başlayarak Tahran sokaklarında yüz binleri bir araya getirmiş; rejimin temellerini sarsmıştır.
Analitik açıdan bakıldığında bu hareketin gücü, tarihsel köklerinden gelmektedir. Yüzyıllar boyunca bölgenin hâkimiyeti altında olan Türk idareciliğinin mirası, kitlelere sirayet etmiş ve korkusuz bir toplumsal hareketin ateşini yakmıştır. Molla rejimi ve Devrim Muhafızları Ordusu (SEPAH) gibi yapılara rağmen futbol meydanlarından yükselen bu ses, millî özgürlük hareketinin somutlaşmış hâli olarak değerlendirilmelidir. Karşılaştırmalı bir perspektiften, benzer hareketler dünya tarihinde sıkça görülmüştür: Örneğin, Katalonya’da FC Barcelona’nın bağımsızlık mücadelesindeki rolü veya Celtic FC’nin İrlanda milliyetçiliğiyle bağlantısı. Ancak “Traktor”un durumu, İran’ın etnik mozaik yapısı nedeniyle daha karmaşık ve risklidir; zira burada yüzlerce, binlerce Güney Azerbaycanlı idam sehpalarında ölümü gülümseyerek karşılamış, millî davayı sürdürmüştür.
Pehlevi ailesinin bu mücadeleye karşı tutumu ise ironiktir. Amerikan sosyetesinde keyif süren aile üyeleri, İran’daki direnişçilerden farklı olarak lüks bir sürgünde yaşamıştır. Ailenin erken yaşta kaybedilen üyeleri — yüksek dozda narkotik kullanımı veya intihar gibi nedenlerle — tamamen kişisel sorunların kurbanı olmuş; millî bir fedakârlık içermemiştir. Buna karşın Güney Azerbaycanlı direnişçiler, rejimin zulmüne karşı kolektif bir duruş sergilemiştir.
Sonuçta “Traktor” taraftarları ve Güney Azerbaycan hareketi, molla rejimine ve SEPAH’a rağmen halkın sesini yükselten bir millî özgürlük hareketidir. Bu ses, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca soydaşın sevgisiyle güçlenmekte; Bakü’den Ankara’ya uzanan bir kardeşlik köprüsü kurmaktadır. Pehlevi ve türevlerinin bu sese dil uzatamayacağı kadar değerli olan bu hareket, İran’ın etnik çeşitliliğini ve özgürlük arzusunu temsil eder.
“Türk–Fars Bir Olsun…”: Sloganın Olgunluğu ve Bölme Stratejisinin İflası
Bugünkü gelişmelerin en hafife alınan unsurlarından biri, ortaya çıkan sloganların niteliğidir. Türkler ile Farsların ülkeyi birlikte özgürleştirmesi çağrısı, rejimin en kırılgan noktasını — on yıllardır başvurduğu “böl ve yönet” stratejisini — hedef alır. Sistem, farklılıkları yönetilebilir bir korkuya dönüştürerek etnik yarılmalar üzerinden ayakta kalmıştır.
Türk nüfus protestoya ayrı bir etnik blok olarak değil, geniş anti-sistemik bir koalisyonun parçası olarak katıldığında iktidarın manevra alanı keskin biçimde daralır. Geriye iki senaryo kalır; her ikisi de zehirlidir. İlki, herkesi topyekûn bastırmaktır; bu da zincirleme bir radikalleşme ve güvenlik aygıtında iç çatlaklar riskini taşır. İkincisi ise yeniden etnik çatışmayı körüklemeye çalışmaktır. Ne var ki insanlar ekmek, benzin ve iletişim için gerçek paralar öderken bu mekanizma, mitolojik kimlikler üzerinden artık eskisi kadar işlememektedir.
Bu anlamda Tebriz, sistem için başkentteki onlarca mitingden daha tehlikelidir. İktidarı, “merkez kendi içinde tartışır, çevre tarafsız kalır” senaryosundan mahrum bırakır. Tebriz’in sahneye çıkması; protestonun başkent dinamiğinin ötesine geçip pragmatik, toplumsal olarak kök salmış ve bu yüzden çok daha dayanıklı bir ulusal meydan okumaya dönüşmesi demektir.
Pehlevi Beklentisi: Ulusal Figür mü, Yedek Piyon mu?
Rıza Pehlevi’nin son dönemde öne çıkması, rejime karşı geniş hoşnutsuzluğun bir yansımasıdır. İran’da konsensüs figürü eksikliği, Pehlevi’yi sembolik bir isim olarak konumlandırır. Ancak risk büyüktür: Pehlevi’nin rolü, bir “lider”den ziyade dış aktörler için kullanışlı bir geçiş sembolüne dönüşebilir. Bu, protestoların iç dinamiklerini zayıflatır ve rejimin “dış komplolar” söylemini güçlendirir.
İran toplumu için tehlike, sosyal adalet ve siyasal özgürlük talebinin rejim değişikliği mühendisliğine indirgenmesidir. Bu durumda halk, sürecin öznesi olmaktan çıkıp nesnesi hâline gelir. Pehlevi’nin tarihsel mirası, monarşi dönemine dair nostaljiyi beslese de güncel bağlamda örgütsel altyapı eksikliği onun etkinliğini sınırlamaktadır.
Dış Müdahale Riski: Rejimi Zayıflatmak mı, Güçlendirmek mi?
Washington ve Tel Aviv’den gelen sert açıklamalar, paradoksal biçimde Tahran’ın işine yaramaktadır. Her dış tehdit söylemi, rejime “kuşatma altındaki kale” anlatısını yeniden üretme imkânı verir ve iç baskıyı meşrulaştırır. Dış askerî veya örtülü müdahale, rejimi kısa vadede konsolide edebilir. Bu nedenle protestoların kaderi dış başkentlerde değil, İran toplumunun iç dengelerinde belirlenecektir.
Tarihsel örnekler — örneğin Irak veya Libya müdahaleleri — dış müdahalelerin iç krizleri nasıl karmaşıklaştırdığını gösterir. İran’da benzer bir senaryo, rejimin milliyetçi söylemini güçlendirerek toplumsal muhalefeti bölme riski taşır.

İran’ın Parçalanması Senaryosu: Bölge İçin Stratejik Felaket
İran’ın kontrolsüz dağılması, hiç de romantik bir “özgürleşme” hikâyesi değildir. Bu senaryo; proksi savaşları, etnik ve mezhepsel çatışmalar, büyük göç dalgaları, sınır güvenliğinin çökmesi, enerji ve ulaşım hatlarında kaos anlamına gelir. En fazla zarar görecekler, İran’a komşu ülkeler — özellikle Azerbaycan ve Türkiye — olacaktır. Bu çöküş, jeopolitik istikrarsızlığı doğrudan sınırlara taşır ve bölgesel dengeleri altüst eder.
Rejimin Manevra Alanı: Daralma ve Çıplak Gerçekler
İran rejiminin manevra alanı hızla daralmaktadır. Bu daralma, dış komplolardan değil; çıplak gerçeklerden kaynaklanır: Ekonomi çökmeye yakındır, dış finansal kanallar kurumuş, vekil güçler eski etkisini kaybediyor ve ideolojik omurga hayatta kalma refleksiyle çatışıyor. Her hamle, kısa vadede nefes aldırıp uzun vadede tabloyu ağırlaştıran bir tuzağın parçasıdır. Baskıyı artırmak, toplumsal yorgunluğu derinleştirir ve güvenlik aygıtının sadakat maliyetini yükseltir; baskıyı gevşetmek ise zincirleme çözülme riski doğurur.
ABD ile anlaşma, ekonomiye oksijen sağlayabilir; ancak İslam Devrimi’nin “kutsal anlatısını” kesmek anlamına gelir. Anlaşmaya gitmemek, ekonomik kendini tüketmenin sonuna kadar sürmesi demektir. Ekonomi açısından yıllık %40–50 enflasyon, bir istatistik değil; geleceği silen bir mekanizmadır. Riyalin hızlı değer kaybı, güveni aşındırır ve ticaretin temelini sarsar. Çarşı esnafının sokağa çıkması, bu erozyonun kritik eşiğidir.
Yaptırımlar, petrol gelirlerini gri alanlara sıkıştırır ve rejimi enflasyonla kendini finanse etmeye zorlar. “Yardım etmeyecek müttefikler” olarak Rusya ve Çin, ideolojik kurtarıcılar değil; çıkar ortaklarıdır. Rusya kendi krizleriyle meşgulken Çin ölçülü davranır. Vekil güçler — örneğin Hizbullah — kaynak kesintisiyle zayıflar; bu da bölgesel dengeleri değiştirir.

Neden Henüz Devrim Yok? Ve Nasıl Bitebilir?
Sokakların dolu olması, rejimin yarın düşeceği anlamına gelmez. Rejim değişimi için güvenlik aygıtında bölünme ve alternatif siyasi yapı şarttır. Devrim Muhafızları hâlâ sadık olsa da yerel birimlerde çatlaklar mümkündür. Pehlevi’nin içerideki örgütsel karşılığı sınırlıdır.
ABD ile anlaşma, tek çıkış yolu olsa da en pahalı olanıdır; füze programı ve bölgesel faaliyetlerde tavizler gerektirir. Bu, ideolojik iflası kabul etmek demektir. Kriz, masalsı bir son vaat etmez; Arap Baharı dersleri ortadadır. En olası senaryo, baskı ile tavizlerin iç içe geçtiği bir süreçtir. İran bugün siyasi manevralardan çok, döviz rezervleri ve sadakat maliyetleriyle ölçülen bir evreye girmiştir.
Kritik Eşik Aşılmadı, Ama Zaman Daralıyor
İran hâlâ iki yol ayrımındadır: (1) Kontrollü iç dönüşüm — sınırlı ideolojik gevşeme, gerçek ekonomik reformlar, baskının azaltılması; (2) sert bastırma ve ertelenmiş kriz — geçici sessizlik, ama daha büyük patlamaya zemin. Anahtar, Tebriz gibi ekonomik ağların ulusal konsensüs oluşturmasındadır. Bugünkü sessizlik, boşluk değil; hesaplanan bir bekleyiştir. Tarih gösteriyor ki İran’da en büyük dönüşümler sessiz anlardan sonra gelir. Rejimin lüksü kalmamışken, bu krizin çözümü iç dinamiklerde yatmaktadır; dış müdahaleler ise yalnızca karmaşayı artırır.
İran Süreçlerinin Türkiye ve Azerbaycan Üzerindeki Yansımaları
İran’daki süreçler, coğrafi yakınlık ve tarihî bağlar nedeniyle Türkiye ve Azerbaycan’ı doğrudan etkiler. Kaotik bir çöküş; parçalanma, vekil çatışmaları, göç dalgaları, sabotajlar ve sınır türbülansı risklerini artırır. Bu, en çok coğrafi olarak yakın ve tarihsel olarak hassas ülkeleri vurur: Azerbaycan ve Türkiye.
Azerbaycan Üzerindeki Etkiler:
-
İran’ın istikrarsızlaşması, Güney Azerbaycan’daki etnik gerilimleri tetikleyebilir. Bu, Azerbaycan için fırsat (etnik birlik) ama aynı zamanda tehlike (göç ve terör) yaratır. Zengezur Koridoru gibi projeler, İran’ın transit rolünü azaltarak Tahran’ı kızdırır ve karşı eylemlere yol açabilir.
-
İran’ın enerji krizleri, Azerbaycan’ı elektrik ihracatçısı konumuna getirir. 2025’te İran, Azerbaycan’dan elektrik ithalatına izin vermiştir; bu da Azerbaycan’ın bölgesel nüfuzunu artırır.
-
İran’ın zayıflaması, Azerbaycan’ın Türkiye ve Batı ile ittifakını güçlendirir; ancak Rusya ve Çin’in müdahalesini tetikleyebilir.
Türkiye Üzerindeki Etkiler:
-
İran’ın çöküşü, mülteci akınları, terör ve mezhepsel çatışmalar yaratır. Türkiye, 560 km’lik sınır nedeniyle en hassas konumdadır.
-
Güney Azerbaycan’daki 50 milyonluk Azerbaycanlı Türk nüfusu, Türkiye’nin yumuşak gücünü artırır. Ancak bu, İran’ı düşmanlaştırabilir.
-
Türkiye, İran’a yenilenebilir enerji ihraç ederken Karabağ sonrası güçlenen Azerbaycan–Türkiye ittifakı İran’ı çevreler. Türkiye, İran’ı “bölgesel istikrar faktörü” olarak görür ve istikrarsızlığı ulusal güvenlik tehdidi sayar.
Ortak Strateji: “Bir millet, iki devlet” prensibiyle Türkiye ve Azerbaycan, İran krizine karşı ortak strateji geliştirmelidir. Bu; göç yönetimi, sınır güvenliği ve diplomatik koordinasyonu kapsar.
Sonuç olarak İran’daki süreçler evrimsel dönüşümle yönetilirse Türkiye ve Azerbaycan için fırsatlar sunar: Daha açık bir İran, ticaret ve enerji iş birliğini artırır. Ancak yıkıcı bir kopuş, bölgesel rulet yaratır. Azerbaycan’ın Güney Azerbaycan politikası, Aliyev’in “50 milyon” ibaresiyle sembolize edilen etnik vurguyu dengeli tutmalıdır. Türkiye ve Azerbaycan hazırlıklı olmalıdır: Diplomatik baskı ile iç reformu teşvik etmek, en az maliyetli yoldur. Aksi takdirde bölge, yeni çatışmalarla sarsılır.
Türkiye’nin İran politikasında İsrail faktörü
Türkiye’nin İran, İsrail ve ABD ile yürüttüğü çok katmanlı ilişkilerde İsrail, Ankara’nın Tahran’a yaklaşımını şekillendiren en kritik faktördür. Türkiye–İran yakınlaşması ideolojik bir ittifaktan ziyade, rekabet ile iş birliğinin iç içe geçtiği pragmatik bir dengeleme aracıdır ve büyük ölçüde İsrail’in bölgesel saldırganlığından kaynaklanan zorunluluklara dayanır.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 30 Kasım 2025’te gerçekleştirdiği Tahran ziyareti, bu dinamikleri netleştirmiştir: Görüşmelerde İsrail’in yayılmacılığı “bölgenin bir numaralı güvenlik tehdidi” olarak ortak şekilde nitelendirilmiş, Gazze krizi ve Suriye’deki nüfuz mücadeleleri üzerinden iki ülke yakın koordinasyon sinyali vermiştir. İsrail’in özellikle 7 Ekim 2023 sonrası tutumu, Doğu Akdeniz’deki askerî ittifakları ve Suriye’de SDG/YPG gibi ayrılıkçı unsurlara verdiği destek algısı, Türkiye’yi İran ile daha sıkı güvenlik, istihbarat ve ekonomik iş birliğine iten temel katalizördür.
Yakınlaşmanın ana eksenleri şunlardır:
-
Ortak tehdit algısı (İsrail’in hegemonya ve yayılmacılığına karşı koyma, bölgesel parçalanma korkusu),
-
Sınır güvenliği ve Kürt ayrılıkçılığına (İsrail destekli olabileceği düşünülen) karşı ortak mücadele,
-
Ekonomik/enerji bağımlılığı (İsrail’in Doğu Akdeniz enerji hamlelerine alternatif olarak İran pazarı ve gazı),
-
Suriye–Irak gibi sıcak dosyaların yönetimi (Astana süreciyle gerilim kontrolü, İsrail müdahalelerine karşı denge).
Türkiye’nin İsrail’den uzaklaşması ise Gazze’deki insani krizin yarattığı yoğun kamuoyu baskısı ile başlamış; ancak stratejik düzeyde Suriye anlaşmazlıkları, ulusal güvenlik tehdidi algısı (İsrail’in yayılmacılığı ve Doğu Akdeniz ittifakları) ve Filistin/Hamas konusundaki köklü görüş ayrılıkları ile kalıcılaşmıştır. Önceki normalleşme girişimleri kırılgan kalmış; İsrail’in Suriye’deki Türk kazanımlarını tehdit eden hamleleri ise düşmanlık riskini artırmıştır.
Sonuç olarak bu yakınlaşma sınırlı, pragmatik ve işlevseldir; tam ittifak değil, İsrail tehdidine karşı “manevra ve denge” politikasıdır. Suriye’de Astana aracılığıyla etki alanlarını istikrara kavuşturma ve SDG’ye baskı artırma, Lübnan’da ise İsrail’e karşı dolaylı destek sağlama gibi bölgesel kazanımlar getirirken ABD ile gerilimleri (silah anlaşmaları, yaptırımlar) de tetiklemektedir. İsrail’in varoluşsal tehdit algısı, 2025–2026 döneminde Türkiye’nin İran politikasının ana itici gücü olmaya devam etmektedir.

Yorumlar kapalı.