Asuman Suner

“İlginç zamanlarda yaşamak müphem avantajlar barındırsa da esasen bir lanetlenme şeklidir.”

Ackbar Abbas, Hong Kong’un Britanya ve Çin arasında el-değiştirdiği 1997 döneminde yaşanan gelişmeleri değerlendirirken yukarıdaki Çin atasözüne atıfta bulunur.[1] 19. yüzyıl ortasında Büyük Britanya İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirilen Hong Kong, 1 Temmuz 1997’de Çin’e iade edilmesinin ardından kendisine belirli bir idari özerklik sağlayan 50 yıllık Özel Yönetim Bölgesi statüsüne kavuştu.  Ancak Çin’in küresel bir güç olarak yükselişe geçtiği yeni binyılda Hong Kong ekonomik anlamda anavatanına hızla bağımlı hale gelirken, özerklik büyük ölçüde kağıt üstünde kaldı, sömürge sonrası döneme geçişin sancıları artarak devam etti.

“İlginç zamanlarda yaşama lanetinin bugün dünyanın hemen her köşesinde tecrübe edildiğini söyleyebiliriz”

Kuşku yok ki egemenlik devrinden 22 yıl sonra, 2019 yazında Hong Kong bir kez daha fazlasıyla “ilginç zamanlar”dan geçiyor. Ancak bu kez yalnız değil. İlginç zamanlarda yaşama lanetinin bugün dünyanın hemen her köşesinde tecrübe edildiğini söyleyebiliriz. 1990’larda A.B.D. liderliğinde şekillenen Soğuk Savaş sonrası dünya düzeni bugün sonuçları öngörülemez biçimde çözülürken, liberal demokrasi fikrinin derin bir krize sürüklendiği tartışılıyor. Popülist ve otoriter siyaset anlayışı yükselişte. Bir anlamda, “kaosun normalleştiği” zamanlarda yaşıyoruz. Donald Trump, Vladimir Putin, Boris Johnson ve başka bir dizi lider tarafından kullanılan sistemi kalıcı olarak istikrarsız hale getirme ve “kaosu normalleştirme” siyaseti, demokratik kurum ve teamülleri aşındırarak otokratik yönetim anlayışının yerleşmesi için elverişli zemin hazırlıyor.[2] Soğuk Savaş döneminin simgesi Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılışından 30 yıl sonra bugün duvarlar yeniden yükseliyor, ulusal sınırlar tahkim ediliyor, küreselleşmeden tek taraflı çıkmayı savunan göçmen karşıtı hareketler güçleniyor. 1990’ların liberal küreselleşme çağında bilgiye sınırsız erişim ve özgürleşme vadeden dijital teknoloji devrimi,  bugün çarpıtılmış bilgiye dayalı manipülasyonların egemen olduğu hakikat-sonrası dönemde yaşamayı ifade ediyor.

2019 itibariyle yaşadığımız ilginç zamanlarda neoliberal kapitalizm ve otoriterlik karşıtı kent işgali hareketleri bir süredir sönümlenmiş gözükürken, radikal bir isyan dalgası hiç beklenmedik bir yerde, Hong Kong’ta ortaya çıktı. Aslında şöyle söylemek daha doğru: Bir yanıyla beklenmedik, diğer yandansa son derece öngörülebilir.  

2019 yazına damga vuran isyan dalgasının Hong Kong’ta ortaya çıkışı beklenmedik ve şaşırtıcıydı, çünkü Hong Kong 1970’lerden beri kapitalizmin Asya’daki kalesi, dünyanın üçüncü büyük finans merkezi, lüks tüketim cenneti konumunda olan bir kent. Dünyanın en hızlı büyüyen tüketici piyasası, metrekareye en fazla gökdelen ve AVM düşen, hatta “paranın kenti” olarak nitelenen bir yer. Aynı zamanda dünyanın en güvenli 10 şehri arasında gösteriliyor. Refah, istikrar ve toplumsal düzeni daima önemsemiş, uzun süredir küresel kapitalizmin Asya’daki ışıltılı vitrini olarak öne çıkmış bir şehir. Beklenmedik, çünkü sömürge dönemi boyunca Çin’den ekonomik ve siyasi nedenlerle kaçanların oluşturduğu bir göçmenler toplumuna dönüşen Hong Kong, herkesin enerjisini hayatını idame ettirme ve refah seviyesini yükseltmeye yönelttiği, temelde “materyalist” zihniyet yapısına sahip bir kent olarak biliniyor. Beklenmedik çünkü, 7.4 milyon nüfuslu bu ufak kentin karşısına alma cüretini gösterdiği herhangi bir ülke değil, devasa ölçekte bir güç: Dünyanın en kalabalık nüfusuna, ikinci büyük ekonomisine, en güçlü ordularından birine sahip, yeni binyılda küresel liderlik rolü üstlenme iddiası taşıyan ve Mao’dan sonra en güçlü Çinli lider olarak tanımlanan Xi Jinping tarafından yönetilen Çin!

Öte yandan 2019 yazı protestolarının son derece öngörülebilir bir gelişme olduğu da söylenebilir.

Öngörülebilir çünkü, Hong Kong kendine özgü tarihsel koşulları nedeniyle kent aidiyetinin ulusal aidiyetin önüne geçmesi, hatta ulusal aidiyetle çatışması durumunun dünyada belki en ileri düzeyde yaşandığı yer olma özelliğine sahip. Kentte yaşayanların önemli bir bölümü için Hong Kong kent kimliği, ana kıta Çinli kimliğinden farklı, hatta bir ölçüde ona karşıt olarak algılanmakta.  Hong Kong’ta resmi dil Mandarin’den farklı bir lehçe, Kanton lehçesinin konuşuluyor olması kent aidiyeti/ulusal aidiyet ayrışmasını daha da belirginleştiriyor.  

Öngörülebilir bir gelişme çünkü, 1970’lerden sonra yaşadığı hızlı ekonomik büyümenin ardından 2000’lerde sömürge sonrası dönem Hong Kong’u artık bölgedeki rekabet gücünü büyük oranda yitirmiş, Şangay, Shenzhen, Guangzhou gibi hızla kapitalistleşen Çin kentlerinin gerisine düşen bir kent konumunda. Elbette olumsuz ekonomik koşullardan en fazla genç kuşaklar etkileniyor. Bir fırsatlar kenti olan Hong Kong’a ana kıtadan yoksul göçmenler olarak gelip, zorluklar içinde kendilerine bir hayat kuran ve zenginleşen önceki kuşaklarınkinden farklı bir gelecek bekliyor yeni kuşakları. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren doğanlar kentte ilk defa ebeveynlerinin yaşam standardının altında bir yaşam standardı beklentisiyle hayata atılacaklar. Genç kuşağın hayata atıldığı sömürgecilik sonrası dönemde Hong Kong artık büyüme hızının yavaşladığı, gelir dağılımının bozulduğu, işsizliğin arttığı, dünyanın en yüksek emlak fiyatlarına sahip bir kent. Gençler açısından tam zamanlı iş bulmak, hayatlarını ebeveynlerinden bağımsız şekilde idame ettirecek düzenli gelir ve barınma olanağına kavuşmak giderek imkansız hale geliyor.

“Sömürge sonrası dönem Hong Kong’u güçlü siyasi protesto geleneğine sahip, yüzbinlerce kişinin sokağa indiği yürüyüşlere alışık bir kent”

Öngörülebilir bir gelişme çünkü, sömürge sonrası dönemde Çin’le hızlı bir entegrasyon sürecine giren, anakıtadan gelen yoğun sermaye ve ziyaretçi akınıyla karşı karşıya kalan Hong Kong, uzun süredir kendine özgü hayat tarzı ve kimliğini koruma mücadelesi de veriyor.  Kentte geçiş sürecinin sancıları, kimisi çok büyük ölçekte gerçekleşen ve çoğunlukla barışçıl bir çerçevede kalan protestolarla ifade buluyor. Yani sömürge sonrası dönem Hong Kong’u güçlü siyasi protesto geleneğine sahip, yüzbinlerce kişinin sokağa indiği yürüyüşlere alışık bir kent.

Buna karşın, kente içeriden bakan pek çok gözlemciye göre 2019 yazı protestolarında Hong Kong’ta bugüne kadar yaşanmış her şeyden farklı bir yan var. Sonuçlarını kimsenin öngöremediği şekilde Hong Kong toplumu derin bir zihinsel ve duygusal ayrışmaya sürükleniyor. Gerek kentin anakıtayla ilişkisi, gerekse kent içindeki demokrasi yanlısı ve Beijing yanlısı gruplar arasında büyüyen husumet onarılmaz bir yarılmanın işaretlerini veriyor.

2019 Haziran ayında, kentteki tutukluların Çin mahkemelerinde yargılanmasını mümkün kılabilecek suçluların iadesine ilişkin bir yasal düzenlemenin meclise sunulmasıyla başlayan protestolar, kısa sürede demokrasi ve özgürlük  taleplerini ifade eden dirençli bir harekete dönüştü. Eylül ayı itibariyle halen kesintisiz biçimde devam ediyor. Protestolar boyunca Hong Kong polisi bugüne dek görülmedik oranda yoğun şiddet kullanırken, barışçıl protestolarla seslerini duyuramadıklarını düşünen gruplar yine kentte daha önce alışılmadık biçimde radikal ve şiddet içeren eylem biçimlerine yöneldi. Kentteki çalkantıyı Çin Halk Cumhuriyeti’nin 70. kuruluş yıldönümünün kutlanacağı 1 Ekim’den önce sona erdirmek isteyen Beijing yönetimi Eylül ayı başında kritik bir hamleyle protestocuların en önemli talepleri konusunda geri adım attı. 4 Eylül günü kentin Tepe Yöneticisi Carrie Lam,  yönetimin öncelikli gündeminin kentteki şiddetin sona erdirilmesi olduğunu vurgulayarak, bunu sağlayabilmek amacıyla suçluların iadesine ilişkin yasal düzenleme önerisinin kesin biçimde geri çekildiğini duyurdu. Carrie Lam aracılığıyla ama esasen Beijing yönetiminden gelen böylesi bir geri adım, Hong Konglu protestocular açısından hareketin başarısını tescilleyen büyük bir kazanım anlamına gelmekle birlikte, dört aydır sürmekte olan gösteriler o noktada artık yasa maddesinin çok ötesinde bir toplumsal huzursuzluğu ifade etmekte olduğundan protestolara son vermeme kararı alındı. Atılan geri adımı samimiyetsiz bulan, “çok az ve çok geç” olarak niteleyen  protestocular, polisin orantısız güç kullanımını araştıracak bağımsız bir komisyon kurulması, tutuklu protestocuların serbest bırakılması, kentin tepe yöneticisinin demokratik seçimle iş başına gelmesi gibi konuları içeren taleplerinin tümü kabul edilene kadar gösterilere devam kararı aldıklarını duyurdu. Nitekim bugün, Eylül sonuna yaklaşırken Hong Kong protestoları devam ediyor.

2019 yazına damgasını vuran Hong Kong protestoları üzerine düşünmek, sadece bu ufak kentte olup bitenler hakkında fikir sahibi olmak bakımından değil, küresel ölçekte yaşadığımız ilginç zamanların ürettiği tıkanıklık ve açmazları daha derinden kavramak açısından da önemli bir fırsat sunuyor. Zira bugün Hong Kong’ta yaşananlar içinden geçtiğimiz hakikat-sonrası neoliberal dönemin paradokslarını tüm boyutlarıyla yansıtıyor.


[1] Ackbar Abbas, Hong Kong: Culture and the Politics of Disappearance, Hong Kong: Hong Kong University Press, 1997.

[2] Paul Mason, “Chaos Is Being Normalized: It Is All Part of Boris Johnson’s Pernicious Plan”, The Guardian, 11 Eylül 2019.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here